Mohair Üretiminin Beklenmedik Yolculuğu

Bugün İz Ankara’nın koleksiyonlarında özenle işlediği mohair, vaktinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan dışarı çıkarılması yasaklanmış stratejik bir lifti. Üstelik hikâyesi Tibet yaylalarından İngiliz alt kültürlerine kadar uzanan şaşırtıcı bir küresel yolculuğa sahip.

Geçmişte Anadolu’yu küresel pazarda benzersiz bir konuma taşıyan mohair, bugünse doğal ve sürdürülebilir malzemelere yönelik tasarım trendinin önemli parçaları arasında yer alıyor. Bu durumda mohairi anlamak, tekstilin hem geçmişine hem de geleceğine bakmak anlamına geliyor.

 

Bu lifin kökeni, 13. yüzyılda Orta Asya ve Tibet yaylalarından İç Anadolu’ya göç eden Türk boylarının beraberlerinde getirdikleri Ankara keçilerine dayanır. Bilinen en eski tekstil materyallerinden biri olan mohair, Anadolu’nun iklimi ve hayvancılık kültürüyle birleşerek Ankara’yla özdeşleşmiş rafine bir işleme geleneğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde mohair, yalnızca ticari değil aynı zamanda stratejik bir üründür. 19. yüzyılın ortalarına kadar Ankara keçisinin ve dolayısıyla mohairin dünya üzerindeki tek üreticisi Osmanlı’dır. Lif o kadar değerlidir ki 1838 yılına kadar ham mohairin ve keçinin yurt dışına çıkışı yasaklanmıştır. Bu tekel, 1838’de imzalanan Balta Limanı Antlaşması ile kırılır ve mohair hızla İngiltere’ye ihraç edilmeye başlanır. Yorkshire’daki değirmenler kısa sürede mohair ürünlerinde dünya liderine dönüşür; böylece Ankara keçisi ilk kez Anadolu dışındaki endüstriyel ölçeğe taşınmış olur.

 

19. yüzyıl aynı zamanda mohairin küresel yayılma dönemidir. 1838’de bir İngiliz albayın Türkiye’den götürdüğü birkaç keçiyle Güney Afrika’da üretim başlar ve zaman içinde ülke dünya üretiminin %50–60’ını karşılayan ana merkez haline gelir. 1849’da Türkiye’den bir pamuk çiftçisine hediye edilen keçilerle Amerika Birleşik Devletleri üretime başlar; bugün Teksas mohair üretiminde hâlâ güçlü bir bölgedir. Aynı yüzyılda Avustralya ve Yeni Zelanda da üretim zincirine eklenir. Ankara keçisi böylece birkaç on yıl içinde kıtalararası bir lif ekonomisine dönüşmüş olur.

Mohairin modern dönemi de en az kökeni kadar ilginçtir. II. Dünya Savaşı sırasında ABD askerlerinin yün–mohair karışımı üniformalar giymesi, savaşın ardından ABD’de mohair üretimine devlet teşviklerinin başlamasına yol açar. 1954’te yürürlüğe giren bu sübvansiyonlar, lifin yalnızca lüks değil aynı zamanda stratejik bir malzeme olarak da algılandığını gösterir. 1960’larda ise mohair tamamen farklı bir sahnede yeniden belirir: İngiliz mod ve gençlik alt kültürlerinde. Yün–mohair karışımı parlak Tonik kumaşlar ışığa göre renk değiştirir ve Mod, Rude Boy, Skinhead gibi alt kültürlerin simgesel kıyafetleri haline gelir. Böylece bir zamanlar Osmanlı’nın ticari tekelini oluşturan lif, bu kez Londra sokaklarında sosyokültürel bir kimlik göstergesine dönüşür.

 

Mohairin uzun tarihinde dikkat çeken bir başka unsur da kullanım alanlarının çeşitliliğidir. Yüksek parlaklık, dayanıklılık ve nem çekme özelliği sayesinde yalnızca kazaklarda ve trikolarda değil, tiyatro koltuklarında, demiryolu vagonlarında, halılarda, lüks takım elbiselerde ve hatta oyuncak bebek peruklarında dahi kullanılmıştır. Bu teknik nitelikleri nedeniyle günümüzde

kaşmir ve ipek gibi lüks liflerle aynı kategoride değerlendirilir ve özellikle yüksek kaliteli giyim ürünleri için tercih edilir. 2009 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun mohair gibi doğal liflerin farkındalığını artırmak amacıyla yılı “Uluslararası Doğal Lifler Yılı” ilan etmesi ise bu malzemenin kültürel ve ekonomik önemini resmileştirir.

Bugün mohair hâlâ moda endüstrisinin görünmez ama etkili aktörlerinden biridir. Yüzyıllar boyunca imparatorluklardan endüstri devrimine, savaş ekonomilerinden gençlik alt kültürlerine uzanan bu yolculuğun başlangıç noktasındaysa İç Anadolu’nun rüzgârlarına direnen küçük, dayanıklı ve parlak tüylü bir keçi durmaktadır.